ESSELEMÜ ALEYKÜM VERAHMETULLAHİ VEBEREKETÜHÜ

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bir defa daha bir Kutlu Doğum Haftasını kutlaması için birlikteyiz. Kutlu Doğum Haftasının başlangıcını teşkil eden, şu günlerde Kutlu Doğum Haftası başlamıştır. Bir hafta devam edecektir. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Hepinizin  tebrik ederiz. Allahû Tealâ’nın bizleri daha nice böyle güzel günlere el ele, gönül gönüle ulaştırmasını dileriz inşallah. 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), 63 yıllık bir hayatı yaşadı. Ve 8 Haziran 632 Pazartesi günü Hakkın rahmetine kavuştu. Kâinatın en büyük peygamberi. Ulûl’azim peygamberlerin ve tüm peygamberlerin sonuncusu. 

Biliyorsunuz sevgili kardeşlerim! Peygamber deyince Allahû Tealâ Kur’ân’da nebîleri kast ediyor. Ama bizim sevgili dîn adamlarımız bu konuyu gene birbirine karıştırıyorlar. Peygamberleri, kendilerine kitap verilen resûller olarak değerlendiriyorlar, nebîleri de kendilerine kitap verilmeyen ve peygamber olmayan kişiler olarak değerlendiriyorlar. Sevgili kardeşlerim! Sanki özel bir el; iblisin eli, şu dîn kültürünü İslâm adına dağıtan bütün sistemleri altüst etmiş, paralize etmiş ve Kur’ân’da ne kadar hakikat varsa, insanları kurtuluşa götürecek olan realite, iblis hepsini yok etmeyi başarmış. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bir defa daha Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in doğum gününü kutlamak üzere buradayız. Sevgili kardeşlerim! Peygamber Efendimiz (S.A.V) sözünden emin olunan kişiydi. Bu sebeple adı Emin’di. Herkes onun sözünü mutlaka tutacağını bilirdi. Ve Kendisine güvenilen kişiydi. “Emin” ismini almıştı; kendisinden emin olunan kişi. 

Bütün İslâm âlemiyle birlikte bir hafta süreyle Peygamberimizin Kutlu Doğum haftası tebrik edilecektir. Kutlu Doğum da Kutlu Doğum haftası da mübarek olsun! Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili okuyucular, sevgili kardeşlerim!  Peygamber Efendimiz (S.A.V) çok küçük yaştayken annesini ve babasını kaybetti. Yetim kalan Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’i amcası büyüttü. Ve amcasına bu sebeple bir şeyler borçlu olduğu, Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından idrak edildi. Amcasını kurtarmak için çok uğraştı. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bütün gayretlerine rağmen, amcası Allah’a ulaşmayı dilemedi. Ve ne yazık ki kurtulması mümkün olmadı. Bu sebeple Allahû Tealâ o âyet-i kerimeyi indirdi ki; “Sen en sevdiğini bile hidayete erdiremezsin.”


 
28/KASAS 56: İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâ’(yeşâu), ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).
Muhakkak ki sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin (onun ruhunu Allah’a ulaştıramazsın). Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve O, muhtedileri (hidayete erenleri) daha iyi bilir.

Arkasında ne var? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yetersizliği mi? Hayır O, Peygamberlerin hasıydı. Peygamberlerin mühürüydü, peygamberlerin hatemiydi. Peygamberlik; nübüvvet müessesesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte sona ermiştir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Peygamber Efendimiz (S.A.V) 40 yaşına girdiği yıl, her zamanki gibi Hira dağında bulunan Nur mağarasına ulaşmıştı. Her sene 30 gün bazen de 40 gün orada kalırdı. Nur mağarasında kalırdı. Yanına sadece kuru ekmek ve su alırdı. Başka bir gıda maddesi götürmezdi. Ve genellikle 40 gün süren bir îtikafa çekilirdi. 40 yaşında olduğu yıl; 40 yaşına bastığı yıl aynı mağarada Cebrail (A.S) ansızın bir insan hüviyetinde tebessül ederek göründü. Bembeyaz elbiseler içindeydi. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e doğru bir adım attı. Ve O’na dedi ki: “İkra: Oku.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) cevap verdi: “Ben okumak bilmiyorum.” Cebrail (A.S) bir adım daha attı ve oku emrini “İkra: oku” emrini tekrarladı, Peygamber Efendimiz (S.A.V) yine aynı cevabı verdi “Ben okumak bilmiyorum.” Cebrail (A.S) üçüncü adımda O’na ulaştı. Ve buyurdu ki: “İkra biismi Rabbike: Rabbinin ismiyle oku.” Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e sımsıkı sarıldı. Ve Allah’ın cereyanı yani cezbe adlı müessese, Allah’tan gelen cereyan, Cebrail (A.S) vasıtasıyla Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaştı ve cezbelendi. Bu noktadan itibaren ömrü boyunca hep cezbeli kaldı. Sahâbenin büyük bir çoğunluğu cezbeyi O’ndan tevasür ettiler; O’ndan aldılar. Ve onlar da tâbiiyetinde bulundurdukları bütün insanlara Allah’ın cereyanını ulaştırdılar.

Bir mürşidde mutlaka olması lâzım gelen şey cereyandır. O kişide cezbe hüviyetinde kendini gösterse de göstermese de netice değişmez. Kim mürşidine tâbî olmuşsa tâbî olduğu anda mutlaka cereyanı alır. Hangi mürşidine? Mürşidine deyince neyi kast ediyoruz? Allah’ın gösterdiği mürşide. Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz; Allahû Tealâ buyuruyor ki: 


 
16/NAHL 9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi. 

“Alallâhi kasdus sebîli: “Sebillerin kastedilmesi, tayin edilmesi, tesbit edilmesi Allah’a aittir.”  diyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrindeki en güvenilir kişiydi. Emin insandı. Peki, Peygamber Efendimiz (S.A.V) okumayı öğrendi mi? Bütün Kur'ân’ı okuyabiliyordu. Ama Kur’ân’ın yüzüne bakıp da oradaki harflerden değil, kalbine bakıp da kalbinden okuyordu. Ömrü boyunca okumayı ve yazmayı öğrenmemiştir. Allahû Tealâ bunu uygun görmemiştir. Görseydi bir günde de onu her noktada yetkili kılardı. Allahû Tealâ O’nun kalbine Cebrail (A.S) vasıtasıyla Kur’ân’ı indirdi. Ve şöyle söylüyor:


 
75/KIYAME 16: Lâ tuharrik bihî lisâneke li ta'cele bihî.
O’na (Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemeye) acele ederek, O’nunla (Cebrail a.s ile beraber) dilini hareket ettirme.
75/KIYAME 17: İnne aleynâ cemahu ve kurânehu.
Muhakkak ki O’nun toplanması ve okunması Bize aittir.
75/KIYAME 18: Fe izâ kare nâhu fettebi kur ânehu.
Öyleyse O’nu okuduğumuz zaman, artık O’nun (Kur’ân’ın) okunuşuna tâbî ol.
75/KIYAME 19: Summe inne aleynâ beyânehu.
Sonra O’nun beyanı (açıklanması) muhakkak ki Bize aittir.

“O sana indirdiğimiz Kur’ân’ı ezberleyeceğim diye kendini boşuna telâşa sokma. Onu senin kalbine indiren Allah onu kalbinden okumanı da sağlamak kuvvetinin sahibidir.” 

Peygamber Efendimiz (S.A.V); Cebrail (A.S) getirip de kalbine Kur’ân’ı yerleştirdikçe O, o gelenleri okumak için (ezberlemek için demek daha doğru olur) için ciddi bir gayretin içine girdi. Ve de bu sebeple Allahû Tealâ O’na bunu söyledi. “Boşuna bu konuda bir gayretin sahibi olma.” diyor Allahû Tealâ. “Çünkü onu Sana indiren Allah; kalbine indiren Allah onu okumanı da imkân dahiline sokar.” 

Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V), ömrü boyunca hep Kur’ân-ı Kerim’i okumuştur. Ama kitaba bakıp da kitaptan Kur’ân-ı Kerim’i okumak değil, Allah’ın kalbine yazdığı Kur’ân’ı okuyordu. Bu sebeple Allahû Tealâ O’na “O yürüyen bir Kur’ân’dır.” diyor. Yürüyen bir Kur’ân-ı Kerim. 20. yüzyılda yapılan bir bilgisayar araştırması, her türlü donenin bilgisayara yerleştirilmesi vasıtasıyla peygamberlerin arasında bir karşılaştırma yapıldı. Bunu yapanlar Hristiyanlardı. Dünyadaki en meşgul peygamber acaba kimdi? Ve en meşgul olanı; en üst seviye işlerle işgal edilmiş olan peygamberin, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) olduğu bilgisayarlarca da tespit edildi. Araştırma yapan Hristiyan “Evet! Ben bir Hristiyanım ama bilgisayar bunu gösteriyor” ifadesini kullandı. Kâinatın en meşgul insanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), ömrü boyunca hep aktifti ve hep en güzel olayları vücuda getirdi. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Dünya üzerinde fizik vücuduyla Allah’a ulaşıp da oradan aynı gün geri dönebilen, dünyaya geri dönebilen tek peygamber, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’dir. Allah’a fizik vücutlarıyla ulaşabilen başka peygamberler var mı? Evet. 

1- Hz. İdris 
2- Hz. İsa 

Hz. İdris diyor ki Allahû Tealâ’ya: “Yarabbi! Ben Senin cennetini görmek istiyorum.” Gösteriyor Allahû Tealâ kalp gözüne. Hz. İdris: “Olmaz, ben bu vücudumla gidip orada görmek, onun içinde neler oluyor, vücud olarak orada bulunmak onu görmek istiyorum.” diye Allahû Tealâ’ya yalvarıyor, yakarıyor ve Allahû Tealâ neticede talebini kabul ediyor. Ederse ne olur? Ne olduğunu Allahû Tealâ söylüyor: “Biz Hz. İdris’i cennetimize aldık ve onun talebi üzerine oradan çıkarmadık.” diyor. Hz. İdris cennete girip de oradaki güzelliği görünce “Yarabbi! Aşağıya inmek istemiyorum, benim burada yaşamama müsaade eder misin?” demiş. Allahû Tealâ da kabul etmiş. Hz. İdris hâlâ orada. Allahû Tealâ oraya göre ölçüyü söylüyor: “Burada bir gün sizin dünyanızda 1000 yıl gibidir” diyor. Öyleyse oradaki âlem standartlarında kim bilir kaç bin dünya yılı yaşadılar. Hz. İsa da Hz. İdris de hâlâ oradalar. Bunlardan Hz. İsa kıyâmetten evvel mutlaka dünyaya inecektir ve “Dünya” adı verilen bu gezegende bir süre Mehdi (A.S) ile olacaktır. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’dan miraç emrini alan Peygamber Efendimiz (S.A.V), gece yatağından ayrılarak ruhu vücuduna örtü olmak üzere yola çıktı. Ne demek ruhun vücuda örtü olması? Nasıl şu anda fizik vücutlarımız nefsimize örtüyse, ruhlarımız ayrılmadan evvel ruhumuzun da örtüsüyse; biz baktığımız zaman içinde ruh da ve nefsimiz bulunan fizik vücudumuzu görürüz. 

O zaman kişinin ruhunu Allah’a ulaştırması söz konusu. Ruh, kendi kendine yapacağı bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşır. Kendi kendine yapacağı yolculukta yalnız değildir. Zemin kattan birinci kata bile, insan ruhu yalnız başına yükselemez; yükselebilmesi mutlak olarak devrin imamının dergâhında bir öğrenim geçirmesi ile mümkündür. Belki bir tecrübe, Kur’ân eğitimi söz konusu. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Evinden ayrılan Peygamber Efendimiz (S.A.V) uçarak ruhu vücuduna örtü olunca, oradan ayrıldı. Ruhun özelliği söz konusu. Onun için “uçarak” diyoruz. Ne demek ruhun özelliği? Ruh fizik âlemde uçabilir, berzah âleminde de uçabilir, kendi âlemi olan emr âleminde de uçabilir. Ruh için her yerde uçmak mümkündür. Ve sonsuz hızla uçabilir. 

Ruh tayy-i mekânı, insanlardan sadece salâhın beşinci makamına ulaşmış olan, irşad makamına Allah’ın tayin ettiği kişiler tarafından gerçekleştirilebilir. Çünkü iradenin tesliminde, Allahû Tealâ kişinin başının üzerine kendi ruhunu da gelir yerleştirir. Bu ruh o kişinin, Allahû Tealâ tarafından uygun görüldüğü takdirde, ruh tayy-i mekânı yapmasını sağlar. Ruh tayy-i mekânı aslında kişinin aklının ruha kumanda etmesi halidir. Ama bir de fizik vücud tayy-i mekânı var. Bu ruhun fizik vücuda örtü olmasıyla gerçekleşir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu tayyi mekânın da sahibiydi. Hz. Süleyman’ın da ona sahip olduğu açık bir şekilde ifade ediliyor Kur’ân-ı Kerim’de. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki böyle bir yazıda Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’den bahsetmek mümkün oldu. Öyleyse yola çıkan Peygamber Efendimiz (S.A.V) Mekke’den direk olarak Allahû Tealâ’nın Zat’ına ulaşmadı, 7 katı; gök katını direk olarak çıkmadı. Önce oradan Mescid-i Aksa’ya ulaştı ruhu. Fakat bu ulaşma sırasında da birbirinden bir hafta belki de bir ay aralıklı olan iki kervana ulaştı. Ve ikisi arasında sadece saniye farkı vardı. Birincisine ulaştı tüccarlarla konuştu, ikincisine ulaştı onlarla da konuştu. İki kervan arasında aslında bir haftalık fark vardı; deve yürüyüşüyle bir haftalık fark, belki de bir aylık, ama o birkaç saniye arayla iki kervanda bulundu. Yani birinci kervandan yola çıkışıyla ikinci kervana ulaşması bir veya iki saniyelik bir zaman parçasını aldı sadece. Ama bu kervanlar birer hafta arayla Mekke’ye varıp da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le beraber olduklarını söyledikleri zaman insanlar buna hayret ettiler. Tarif edilen gün; aynı günün aynı saatin, aynı dakikasının birkaç saniye farkla tekerrürü. 

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Peygamber Efendimiz (S.A.V) ruhu vücuduna örtü olarak bu iki kervana ulaştıktan sonra, her seferinde kervanla konuşurken, görünür hale geliyordu. Yani ruh fizik vücudun içinde oluyordu, fizik vücudla konuşuyordu. Kervandan ayrıldıktan sonra gene ruh fizik vücudu bünyesine alıyordu. Ne demek istiyoruz? Sevgili kardeşlerim! Nefsimizin elektron devir sayısı, fizik vücudumuzun elektron devir sayısının yarısı kadardır. Bu sebeple nefsimiz, fizik vücudumuzun içinde bir esirdir, bir emanettir, bir rehinedir. Allahû Tealâ böyle bir kanun koymuş; nefsimizin elektron devir sayısı fizik vücudumuzun elektron devir sayısının yarısı kadar ve yarım ağırlıklar kanununa göre nefsimiz fizik vücudumuzun içinde esir. Yani gerçek ifadesiyle nefsimizin ağırlığı fizik vücudumuzun fizik ağırlığının yarısı kadar. Elektron devir sayısı da karşıt elektron devir sayısının iki katı. Karşıt elektronlar nefsimizin dominant unsuru, elektronlar fizik vücudumuzun dominant unsuru. Ve kişinin bu babtaki müessesesine bakıyoruz, Allahû Tealâ nasıl yaratmış? Nasıl ki bir kişinin fizik vücudunun içindeki nefsi, fizik vücudun elektron devir sayısının yarısı kadarsa, ruh tayy-i mekânında hâkim unsur olan ruhun devir sayısı, fizik vücudun elektron devir sayısının iki katı. Aslında bu tayy-i mekân fizik beden tayy-i mekânıdır.

Hz. Süleyman’ın defaatle bunu yaptığını söylüyor Kur’ân-ı Kerim. Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in miraç yolculuğuna baktığımız zaman, zemin katta Mekke’den Mescid-i Aksa’ya kadar gidiş. Yolda 2 tane kervanla karşılaşma ve Mescid-i Aksa’dan dikey bir yolculukla Allah’a doğru 7 tane gök katını aşmak, yani Tarîkî Mustakîm’i aşmak, Allah’ın huzuruna ulaşmak. Bu ulaşmada Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’ı net olarak gördü. Neyle gördü? Fizik vücuduna örtü olan ruhunun gözleriyle mi? Evet, ruhunun gözleriyle gördü. Fizik vücudun gözü hiçbir zaman Allah’ın Zat’ına bakamaz, hiç kimse buna dayanamaz. 

Bilmedikleri hakikatleri, bir takım akıldanelerin söylediklerini esas almak suretiyle, bugün de hâlâ Kur’ân gerçeklerine hiç aldırmaksızın devam ettirenler, bu konuda da büyük bir yanlışın içinde olmuşlardır. Derler ki: “Kimse hayattayken Allah’ı göremez.” İşte gören Mübarek Peygamberimiz. 

Sevgili kardeşlerim! Daimî zikre ulaşan kişi Allah’ı görebilir mi? Hayır göremez. Daimî zikre ulaşan kişi ulûl’elbâb makamındadır, o makamı aşacaktır, ondan sonraki makam ihlâs makamıdır. Ulûl’elbâb makamında 7 mertebe kalbi müzeyyen olacaktır. Tamamen tasfiye olduktan sonraki 7 defa daha müzeyyen olma söz konusudur. İhlâs makamında 7 defa daha müzeyyen olacaktır: 14. Salâh makamına geçtiği zaman 5 mertebe daha kalp müzeyyen olacaktır. 19 mertebe ve Allah’ın Zat’ında böylece hedefe ulaşılmış olacaktır. Allah o kişiye birçok güzellikleri nasip kılacaktır. 

İşte Allahû Tealâ’yı ruhunun baş gözleriyle görüyor Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz. Allahû Tealâ bu konuya şöyle bir açıklık getiriyor: “Kalbi gördüklerini tekzip etmedi, yalanlamadı.” 


 
53/NECM 11: Mâ kezebel fuâdu mâ reâ.
Kalbindeki fuad (gönül gözü görmesi), gördüğü (ruhun gözlerinin gördüğü) şeyi tekzip etmedi.

Yani Nefsinin kalbi daha evvelce Allahû Tealâ’yı defaatle görmüştü ama burada baş gözleriyle Allah’ı görmek söz konusu. Baş gözleriyle fakat neyin baş gözleriyle? Fizik vücudun mu nefsin mi, ruhun mu? Ruhun baş gözleriyle. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kendi Zat’ını gösterdi. Ve karşılıklı konuşma cereyan etti. Ondan sonra da Peygamber Efendimiz (S.A.V) tayy-i mekân emrinin gereği olan neticeye ulaştıktan sonra, Allah’ı ruhunun baş gözüyle gördükten sonra, tekrar dünya adı verilen bu gezene geri döndü. 

Ve Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle yazıyor: “Kalbi gördüklerini tekzip etmedi.” diyor. Neyin kalbi? Nefsinin kalbi. Kimin gördüklerini? Ruhun başgözüyle gördüklerini, nefsinin kalbi tekzip etmedi. Neden? Çünkü kim salâh makamının 5. kademesine gelirse yani salâh makamına geldikten sonra o kişinin günahları örtülürse, başının üzerine devrin imamının ruhu zaten var. Kendi ruhunu da Allahû Tealâ o kişinin başının üzerine ulaştırdığı zaman, nurları üstlerinde ve sağlarında olarak yürüyen bu insanlar, sollarında da yeni bir nurun daha oluştuğunu göreceklerdir; sol üstte. Böylece kişinin tekâmülü tamamlanmış olacaktır. O noktadan itibaren kişi her an Allah’ın Zat’ını dilediği an görebilecektir.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Böyle bir dizayn söz konusu. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bütün gök katlarını birer birer çıktı. Yedinci gök katına çıktı, 7 tane âlem geçti. İndi İlâhi’ye ulaştı. İndi İlâhi’den arşa O da istiva etti. Allahû Tealâ ile orada, İndi İlâhi’de karşı karşıya gelmek söz konusu oldu. Emirler alındı ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) oradan nasıl çıktıysa aynı şekilde geriye döndü. Ve bütün ayrılığın saniyelerle ifade edildiğini söylüyor, Hz. Ayşe validemiz. 

Sevgili kardeşlerim! Peygamber Efendimiz (S.A.V) tehlikeli bir hayat geçirmiştir. O’na çok şeyler teklif edildi. “Bizim dînimizi kabul et, sana Karun kadar altın verelim, seni zengin edelim.” dendi. Ve “Bir elime güneşi verseniz, bir elime ayı verseniz, bunlar dahi beni Allah’ın bana verdiği vazifeleri yapmaktan men edemez. Bana ne vahy olunursa, ben o vahye uyarım sadece.” buyurdular.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Dönerken de Allahû Tealâ’nın huzurundan evvelâ Mescid-i Aksa’ya indiler. Oradan da geri döndüler. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in başarıları ve Kendisine tâbî olanlarla beraber oluşturduğu tesanüt ve beraberlik ruhu ve onun görüntüsü, Mekkelileri fena halde endişelendirmişti. Neticede toplandılar, konseylerini bir araya geldiler ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i öldürmeye karar verdiler.

Daha evvel Hz. Ömer bir müşrik iken, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i öldürme kararı aldı. Kılıcını gizleyerek Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in huzuruna vardı. Ama ne var ki Cebrail (A.S), Hz. Ömer’in geldiğini O’na zaten söylemişti; üstelik kılıcını da şalvarının içine gizlediğini de. Ve Hz. Ömer gelince Peygamber Efendimiz (S.A.V) ona niçin geldiğini bildiğini anlattı. Ve Hz. Ömer kılıcını saklayarak içeri geldiğinden pişmanlık duydu ve utanç duydu. Çok sonraları “Beni en çok üzen iki anım var.” derdi. “Birincisi kızımı, küçücük bir kızken diri diri mezara gömdüğüm günkü hatıram, ömür boyu beni hep rahatsız etmiştir. Ben onu diri diri mezara koymaya çalışırken, o benim sakallarımdaki kum tanelerini ayıklıyordu.” Kızını diri diri mezara gömmüştü Hz. Ömer. 

Ve işte o Hz. Ömer, ikinci üzüldüğü olayı şöyle anlatıyor:  Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in öldürülmesi konusunda kesin bir kanaatin sahibi, “Mutlaka O’nun öldürülmesi lâzımdı.” diyor. Daha müşrik Hz. Ömer ama yiğit bir cengâver fakat hırsız, eşkiya, kervan soyucusu. Bütün sahâbe gibi o da her türlü yanlışlığı yapıyordu. İçiyordu, hırsızlık yapıyorlardı, yetmez her bir kabilenin başka kabilelerle mutlaka kan davası vardı. Adam öldürülüyordu, devamlı olarak. Ve de Hz. Ömer kendisini hayatta en çok üzen ikinci olayı anlatıyor. Kılıcını şalvarının içine yerleştirmiş ve Hz. Muhammed (S.A.V)’i öldürmek üzere yola çıkmış. Allahû Tealâ da Cebrail (A.S)’ı gene kullanmış, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Hz. Ömer’in geleceğini, bir tehlike olmadığını ama paçasının içinde şalvarının içinde kılıcın mevcut olduğunu bildiriyorlar, Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’e. O da Hz. Ömer gelince; “Ya Ömer! Gerçi görünmüyor, belli olmuyor ama şalvarının içindeki o kılıcı biliyorum, Cebrail kardeşim Bana söyledi. Hadi bakalım şimdi yapabileceğini zannettiğin şey neyse onu gerçekleştir bakalım.” Hz. Ömer Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dışarıdan herhangi bir kimsenin görmesi ve seçmesi mümkün olmayan bir şeyi, şalvarının içindeki kılıcı Hz. Muhammed (S.A.V)’in görmesinden endişeye kapıldı. Ve içinde bir yaklaşım hissetti Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e. Kalbi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ısındı. Ve “Ya Ömer! Sen bana bir şey yapamazsın” sözü üzerine de Hz. Ömer büyük bir pişmanlık yaşadı, yaptıklarından nadim oldu, büyük utanç duydu. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de tabiî saldırmaktan kendisini men etti. 

İşte böyle sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ama Hz. Ömer’le hedeflerine ulaşamayan, üstelik de Hz. Ömer’i kaybeden Mekke müşrikleri, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i öldürmeye kesin kararlılardı. Ve kararlarını tatbik ettiler. Fakat Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Cebrail (A.S) gene haberi getirdi: “Bu gece saldırılacak.” dendi ve de Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e vahyetti ki: “Yatağına Hz. Ali’yi yatırsın.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) de öyle yaptı. İçeri giren 5-6 kişilik bir grup Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kılıçlar ellerinde yaklaşırlarken Hz. Ali, bir narayla fırladı yataktan. Bunun üzerine hepsi oradan kaçtılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatını kurtardı Hz. Ali. Gerçi orada yoktu ama ondan sonra bir daha da İslâm’a bu tarzda bir saldırı olmadı. 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Ebûbekir’i en çok severdi, o O’nun zaten arkadaşıydı. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) miraca çıktığı zaman, nasıl bir miraç yaptığını herkese anlatıyordu. Ve zaten Kur’ân-ı Kerim’e de geçti anlattığı şeyler. Buna fena halde içerliyordu müşrikler ve Hz. Ebûbekir’e dediler ki: “Böyle böyle söylüyor Allah’ın huzuruna ulaşmış da Allah’a konuşmuş da aşağıya inmiş.” 

Sevgili kardeşlerim! Peygamber Efendimiz (S.A.V) Allah’ın katına çıktı, 7. katın 7. âlemine kadar ulaştı, birkaç saniyelik bir yolculuktu. Ve tekrar Allah’la konuştuktan sonra, emirleri aldıktan sonra, aşağıya indi. Böyle bir olayda, tayy-i mekânda O; “Bunu anlat!” emrini aldığı için anlattı herkese. Bunun üzerine inanmadı Mekke müşrikleri. Gittiler, Hz. Ebûbekir’e dediler ki: “O Allah’ın katına ulaşmış da Allahû Tealâ’yı görmüş de Allah’la konuşmuş. Hiç böyle bir şey mümkün mü?” Hz. Ebûbekir’de diyor ki “Bir dakika, bir dakika O mu söyledi bunu size, yoksa bir başkasından mı duydunuz?” diye sordu. “O söyledi.” dediler. Hz. Ebûbekir de “Öyleyse O söylediyse mutlaka doğrudur. Ömrü boyunca hiç kimseye yalan söylememiştir. Hiçbir emanet kendisinde kalmamıştır. O emindir.” diyor. 

Böylece doğruyu söyleyen Ebûbekir, “sıddık” ünvanını aldı. Sıddık sözüne sadakat eden, mutlaka sözünü yerine getiren kişi. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e sadakatte, O’na sadık olmakta en üst seviyede olan kişi. Hem sıddık makamının sahibi hem de sadıklardan. 

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V), Hz. Ebûbekir ile beraber Mekke’den ayrılmak mecburiyetinde kaldılar. Bir mağaraya sığındılar, arkalarından kovalayanlar mağaranın kapısına geldiler. Ve Allahû Tealâ mağaranın kapısına bir örümceğe ağ ördürdü. Ve senelerce sanki hiç kimse mağaraya girmemiş gibi kapının önünde bir örümcek ağını ördü. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile Hz. Ebûbekir, onlar örümcek ağını görüp de içeri girmedikleri için kurtuldular. Medine’ye ulaştılar ve orada kaldılar. Daha sonra sahâbe, adım adım Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in arkasından göç etti. 

Medine’de Mescidin etrafında sofa adı verilen bir yer oluştu. Üstü kapalıydı etrafı açıktı. Ehl-i sufa orada şekillendi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) neyi söylerse, söylediği her şeyi ehl-i sufa mutlaka dinlerlerdi. Ve gidip, toplantıya kim iştirak edemediyse onlara mutlaka vuzuhla anlatırlardı. İşte tasavvuf kelimesinin bu sufa kelimesinden geldiği ifade ediliyor; ehl-i sufa. Sufa sahipleri mutasavvıflar olarak adlandırıldı. Bir başka görüş de tasavvufun sof kelimesinden geldiğini ifade ediyor. Sof, yün demek Arapça. Bütün sahâbe mutlaka yün elbise giyerlerdi kış ve yaz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Peygamber Efendimiz (S.A.V), 63 yıllık bir hayatı tamamladıktan sonra, hastalanarak rahmetli oldu. 8 Haziran 632 Pazartesi günü hayata gözlerini yumdu. 

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in doğum gününü kutlamak ve kutlu doğum haftasının o muhteşem günlerini yaşamak üzere birlikteyiz. Hepimiz inşaallah bu kutlu doğum gününde inşaallah orucumuzu tuttuk ve sizlere bu babta bir açıklamayı yapmak mümkün oldu. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım!  Allah’ın indinde her şeyin en güzel olduğu bir ortamda beraberce bütün güzellikleri paylaşıyoruz. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederek bir defa daha hem Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in doğum gününü hem de kutlu doğum haftasını, gün ve hafta olarak tebrik eder, Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını dileriz. 

Sevgili kardeşlerim, Allah hepinizden razı olsun. Sonsuz mutluluklar dileyerek bu Kutlu Doğum Haftası konusundaki yazımızı inşallah burada tamamlıyoruz
. Bu mübarek günleri en güzel şekilde değerlendirmeniz dilek ve temennilerimizle Allaha emanet olun. Ne dersiniz her şey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor?
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.